To content | To menu | To search

Akdeniz'in sahibi kim olacak?

2011 Akdeniz'deki uluslarası dengelerin yeniden şekillendiği bir yıl olacak anlaşılan. Şu iki ayda yaşadıklarımıza bakın... İki ayda Batı kuklası iki rejim yıkıldı, üçüncüsüyse yıkılmaktan beter oldu. Akdeniz'deki diğer ülkeler; Fas, Cezayir ve Lübnan'daki rejimler de sallantıda.

Lakin Akdeniz kıyılarında yaşanan bu gelişmeleri tek tek ele alırsak resmin bütününü göremez, parçalar arasına kaybolup kalırız.

Bu nedenle Akdeniz'deki her bir gelişmeye ferasetle bakmamız gerekiyor.

Zira sadece son iki ayda da değil, son iki yılda yaşanan birçok gerilimin temelinde Akdeniz'in kimin güdümünde olacağı sorunu yatıyor.

2010 yılının Eylül ayında Rus General Ivanov'un ülkesinin kiraladığı deniz üssündeki modernizasyon çalışmalarını denetlemek üzere gittiği Suriye'de öldürülmesinde,

İsrail istihbarat şefi Tamir Pardo'nun daha göreve gelmeden yaptığı açıklamada Mossad'ın 2011 yılından başlayarak Avrupa'yla ilişkilerini düzeltip, Rusya'nın Türkiye ve Suriye'deki faaliyetlerine odaklanacağını söylemesinde,

İsrail'in Yunanistan ile yakınlaşmasında, Kıbrıs Rum kesimiyle Doğu Akdeniz'deki doğalgaz ve petrol rezervleri için ortaklık anlaşması imzalamasında,

Almanya Başbakanı Angela Merkel'in Kıbrıs Rum kesimini ziyaretinde Türkiye'yi suçlayarak Rumlara tam destek vermesinde,

Kıbrıslı Türklerin, anavatan Türkiye'ye karşı kışkırtılmasında,

Başbakan Erdoğan'ın Almanya ziyaretinde Berlin'in yarasına parmak basarcasına Almanyalı Türklere ‘Çocuklarınıza önce Türkçe öğretin' diye seslenip, NATO'nun Libya'ya müdahale etmesine yönelik düşüncelere ‘Böyle saçmalık olur mu' diye tepki göstermesinde,

İki İran savaş gemisinin Mısır'daki Mübarek rejimi devrilir devrilmez 30 yıl sonra ilk kez Süveyş kanalını geçerek Suriye'ye demir atmasında,

Mesele Mısır ve Tunus olunca sesini çıkarmayan ABD ve AB'nin iş Libya'ya gelince NATO'nun müdahalesini savunan açıklamalar yapmasında,

ABD'nin Bahrey'deki 6. Filo'yu biranda Basra Körfezi'nden çıkararak Süveyş üzerinden Libya'ya doğru göndermesinde,

40'ı aşkın ülke Libya'dan vatandaşlarını tahliye etmek için Türk donanmasından yardım isterken, Almanya'nın bu seçeneği es geçerek hep topu 160 vatandaşı için Akdeniz'e 600 askerinin bulunduğu 3 savaş gemisi göndermesinde,

__ İşte tüm hamlelerin temelinde Akdeniz'in kime ait bir deniz olacağı meselesi yatıyor. Akdeniz'in bir yakasında rejimler domino taşları gibi dökülürken, Akdeniz'deki doğalgaz ve petrol rezervlerinden kimin pay alacağı, Avrupa'yı besleyen enerji hatlarının kontrolünün kimin veya kimlerin kontrolünde olacağı bu çekişmenin sonunda belirlenecek.__

Meselenin farkında olanlar da bu süreçten kazançlı çıkmak için hamlelerini yapıyorlar

TÜRKİYE'NİN YERİ

Peki Türkiye bu çekişmenin neresinde diyeceksiniz?

NATO üyesi bir ülke olduğu için Türkiye'nin yeri de belli aslında. Ancak Ankara hep veren konumunda olmaktan bıktığı için elindeki kozları sonuna kadar kullanmakta da kararlı.

Batı'nın, Türkiye'nin önemini kabul edip Kıbrıs ve AB üyeliği konusunda kangrene dönüşen Gümrük Birliği ve vize sorunlarını çözmesini, Merkel ve Sarkozy gibi liderlerin de Türkiye karşısındaki tavırlarını yumuşatmasını istiyor.

Batı, bu talepler karşısındaki tavrını ortaya koyunca, Türkiye'nin Akdeniz'de oynanan bu oyundaki pozisyonu da netleşmiş olacak.

Özcan TİKİT

WikiLeaks gazeteciliğin 11 Eylül'ü mü?


WikiLeaks'in medya dünyasındaki etkileri tartışılıyor...

İTALYA Dışişleri Bakanı Frattini, Wikileaks olayını değerlendirirken "Diplomasinin 11 Eylül'ü" demişti. Harbiden de 11 Eylül gibi bir olay; ama bana kalırsa bu Wikileaks vakası diplomasiden çok küresel güçlerin çıkarlarına göbekten bağlı gazeteciliğin 11 Eylül'ü oldu.

Wikileaks'in gazeteciliğin 11 Eylül'ü olmasının sırrı Amerikalı Onbaşı Bradley Manning'in, ele geçirdiği belgeleri büyük gazeteler dururken bir internet sitesine vermesinde gizli.

Wikileaks'in gerçek kahramanı Manning, Irak'ta görev yaparken, edindiği şifrelerle ABD Dışişleri ve Savunma Bakanlığı belgelerinin bulunduğu özel bir internet ağına girmeyi başarıyor. Rivayete göre bu sistemden 3 milyon belge indiriyor.

ABD'nin katliamları, işkenceleri, acizliği, zalimliği, kısacası gerçek yüzü var bu belgelerde.

Kahramanımızın ise temiz bir dünya hayali var, çirkin yüzleri örten maskelerin düşmesini istiyor.

Bu hayalini gerçekleştirebilmek için elindeki belgeleri yayınlama cesaretini gösterebilecek bir gazete arayışına giriyor.

Ancak ABD'den gelebilecek baskılara göğüs gerebilecek tek bir gazete bulamıyor. Amerikan devletini sarsacak belgeleri, suç kayıtlarını halkın çıkarları için de olsa yayınlaman
ın "büyük geçinen gazetelerin" boylarını fazlasıyla aştığı gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalıyor Bradley.

Neyse ki tam da büyük bir karamsarlığa kapılmak üzereyken dijital gazeteciliğin kalesi Wikileaks internet sitesiyle tanışıyor.

Temiz kalpli onbaşı, tek kuruş dahi talep etmeden 3 milyon belgeyi Wikileaks'in en az kendisi kadar cesur Genel Yayın Yönetmeni Julian Assange'a teslim ediyor.

Belgeleri, dijital gazeteciliğin kahramanı Julian'a verdiği ortaya çıkınca da tutuklanıyor.

Gizli kriptoları teslim alan Julian, bu arada CIA ajanlarından tehditler almaya başlıyor. Gizemli e-postalar ve çağrılarla belgeleri teslim etmeye zorlanıyor. Ancak geri adım atmıyor ve onbaşının yarım bıraktığı işi profesyonel bir şekilde tamamlamaya kararlı olduğunu basın açıklamalarıyla tüm dünyaya duyuruyor.

Sonrasında Bradley gibi o da belgeleri ses getirecek şekilde birlikte yayınlayabileceği ama aynı zamanda güvenebileceği bir gazete arayışına giriyor. Nitekim İngiltere'deki hiçbir büyük gazete bu riski tek başına üstlenme cesaretini gösteremiyor.

HEPİMİZ ASSANGE'IZ

Assange, parlak zekâsıyla hemen farklı bir formül geliştiriyor. Gazetecilik tarihinde bir ilke imza atarak dijital gazeteci kimliğiyle büyük uluslararası medya kuruluşları arasında arabuluculuk rolüne soyunuyor.

Güvendiği beş büyük yayın kuruluşunu; İngiltere'den The Guardian'ı, ABD'den New York Times'ı, Almanya'dan Der Spiegel'i, İspanya'dan El Pais'i, Fransa'dan da Le Monde Gazetesi'ni aynı çatı altında buluşturup riskin paylaşılmasını sağlıyor.

Hikâyenin sonrası malumunuz. Dijital gazeteciliğin kalesi Wikileaks'in önderliğinde bombalar tek tek patlatılıyor. Önce Afganistan, ardından Irak Savaşı, son olarak da diplomasi belgeleri yayınlanıyor ve yer yerinden oynuyor.

Heyecan verici bu hikâyenin ilk bölümünün sonunda da CIA ajanı kadınların kendilerini yatağa attırıp tecavüzle suçladığı Assange, ABD'nin baskısıyla İngiltere'de tutuklanıyor.

Lakin şundan emin olabilirsiniz ki, Wikileaks'in kahraman kurucusunun bileklerine takılan kelepçeler bile küresel medyanın ilk kez süper bir gücün despotluğuna kafa tutabildiği gerçeğini gölgelemeye yetmeyecek.

Şimdi siz söyleyin, "Wikileaks medyanın11 Eylül'üdür" demişken, Amerikan baskısıyla dijital gazeteciliğin kahramanına takılan kelepçelere de isyan edip "Hepimiz Julian Assange'ız" diye haykırmak istediğimi söylersem, biraz fazla mı abartmış olurum?

Özcan TİKİT otikit@haberturk.com.tr

Büyük Avrupa Ordusu mu kuruluyor?

AVRUPA'nın iki büyük ülkesi geçtiğimiz günlerde birlikte sessiz sedasız dev bir adım attı. İmzalanan askeri işbirliği anlaşmasına göre; İngiltere ve Fransa nükleer silahların depolanması, savaş gemilerinin kullanımı, istihbarat gibi birçok hassas konuda bundan sonra anca beraber kanca beraber politikası izleyecekler.

İngiliz hava sahasını koruyacak uçaklar bile Fransız savaş gemisinden havalanacak, nükleer silah stokları birleştirilecek. Bu, "iki ülke arasında imzalanan basit bir askeri işbirliği anlaşması" şeklinde açıklanamayacak kadar önemli, dünyadaki tüm askeri, siyasi dengeleri sarsacak kadar da stratejik bir gelişmedir.

İngiltere Başbakanı David Cameron bunun iki ordunun birleşmesi anlamına gelmediğini, tek amacın ekonomik kriz nedeniyle askeri harcamaları azaltmak olduğunu söylüyor, şüpheleri dağıtmaya çalışıyor. Lakin Cameron böyle diyor diye biz de inanmak zorunda değiliz tabii.

Zira manzara ortada. O zaman manzaraya bakıp, imzalanan projeye, bu yeni ilişkiye bir isim koyalım, tarih de not etsin. Evet, 1951 yılında imzalanan Paris Anlaşması nasıl bugünkü AB'nin temellerinin atıldığı anlaşma olarak tarihe geçtiyse, İngiltere ve Fransa arasındaki son anlaşmanın da Büyük Avrupa Ordusu'nun temelinin atıldığı akit olarak tarihe geçebileceğini söyleyebiliriz. Üstelik bu ilişkinin adım adım tüm Avrupa Birliği sathına yayılması da kaçınılmaz görünüyor. Bu ilişki birkaç yıl pürüzsüz gitsin, balayı biraz uzun sürsün, AB'nin diğer iki büyük gücü Almanya ve İtalya'nın da Büyük Avrupa Ordusu'nun çatısı altında yerlerini aldıklarını göreceğiz. Geriye Macaristan, Hollanda, İsveç gibi küçük devletler kalıyor ki muhtemelen onları ikna etmek de zor olmayacak. Ekonomik kriz altında ezilen ufak AB ülkeleri harcamalar azalacağı için sıcak bakacaklardır.

Şimdi gelelim madalyonun bizi, yani Türkiye'yi ilgilendiren kısmına.

Tamamı NATO üyesi olan Avrupa ülkeleri ordularını birleştirirlerse, Türkiye'nin bu denklemdeki yeri ne olacak, sürecin dışında mı kalacak, yoksa bir şekilde içinde mi olacak? Bu sorunun cevabını bilmek için de müneccim olmaya gerek yok aslında. Türkiye AB'ye üye olursa, Büyük Avrupa Ordusu'nda da yerini alacaktır. Ya içindesiniz bu denklemin ya da dışında, işte bütün mesele bu.

İRAN HADDİNİ AŞMIŞTIR

YARIN yapılacak NATO Zirvesi'nde kurulup kurulmamasına karar verilecek yeni füze kalkanı projesi de Büyük Avrupa Ordusu projesiyle bağlantılı olarak değerlendirilmesi gereken bir konu. Bilindiği üzere Türkiye'nin İran'ın tehdit olarak gösterilmesi gibi bazı konularda çekinceleri mevcut. Bu hususlarda sorular sorarak NATO'daki müttefiklerinin korkularını sorgulamalarına vesile olması da müspet bir adım.

Ancak Türkiye, başlattığı bu NATO içi sorgulama sürecinin kendi üyeliğinin sorgulanmasıyla sonuçlanmamasına dikkat etmeli.

Türkiye'nin 58 yıldır üyesi olduğu ittifaktaki konumunu sorgulatacak hareketlerden uzak durmasında, ülkenin stratejik güvenliği açısından büyük fayda var. Sonuçta İran'ın dost bir komşu ülke olması, Türkiye'nin bunun için NATO'daki güçlü konumunu tehlikeye atabileceği şeklinde okunmamalı.
İran'ın bu ilişkiyi bu şekilde kullanmasına da mahal verilmemeli. Bu bağlamda İran'ın iki gün önce NATO'nun yeni projesiyle ilgili kaygılarını iletmek suretiyle Ankara'yı uyarması da Türkiye'nin içişlerine karışmaktan ve haddini aşmaktan başka bir şey değildi. Türkiye'nin üyesi olduğu askeri bir ittifakın güvenlik kaygılarının giderilmesi noktasında İran'ın tavsiyelerine ihtiyacı olduğunu sanmıyorum. Ankara'nın bu açıklamaya tepki göstermemesi ise daha da büyük bir talihsizlik olmuştur.

ozcantikit@cafebabel.com

Yıl 2010 anlayın artık!

ABD ile Türkiye ilişkilerinde hassas bir dönemden geçildiği aşikâr.

Edindiğim izlenimler, ABD Başkanı Barack Obama’nın Türkiye’ye atamak istediği Francis Ricciardone’den Kongre’deki seçim havası nedeniyle vazgeçmek zorunda kaldığını gösteriyor.

Bu kararın kesinleştiği söyleniyor. Bir-iki hafta içinde açıklanacak nasıl olsa ama ben yine de bir gazeteci olarak üzerime düşeni yapıp şimdiden söylemiş olayım.

Muhtemelen ABD, bir müddet Ankara’da maslahatgüzar düzeyinde temsil edilecek.

Kongre’de önümüzdeki dönemde Türkiye karşıtı sesler belli ki biraz daha gür çıkacak. Ermeni lobisinin ilişkileri sabote etme girişimlerinin artması ise kaçınılmaz.

Peki tüm bunlar Türkiye için korkulması gereken bir senaryo olarak değerlendirilmeli mi?

Bu noktada gelişmeleri tarihin ruhuna uygun şekilde değerlendirmekte ve Türkiye cephesinde atılan adımları doğru analiz etmekte büyük fayda var.

Böyle bir gelişme 1980’li, 1990’lı yıllarda olsa Türkiye’nin korkması gerektiğini söyleyebilirdik.

Lakin bugün ne ABD eski ABD, ne Avrupa eski Avrupa, ne de Türkiye eski Türkiye. Türkiye’nin çevresindeki ülkeler için de bambaşka bir manzara söz konusu.

Türkiye’nin ABD’de atılan her adımdan korkması gerektiğini söylemenin gafletten öte bir açıklaması yok.

O yıllarda Yunanistan ve Suriye ile her an savaşa girebilecek, Rusya’dan tutun da Bulgaristan’a ve İran’a kadar neredeyse tüm komşularıyla sorunlu ilişkilere sahip bir Türkiye vardı.

Bugünkü manzaraya baktığımızda eski günlere dönmesi imkânsız bir Türkiye görüyoruz. Suriye, Rusya, İran, Yunanistan ve Bulgaristan ile ticaret üzerine temellendirilmiş dostane ilişkiler kurmuş bir Türkiye var artık. Dış tehdit algısı belki de Türkiye tarihinde hiç olmadığı kadar minimize edilmiş.

Komşu ülkelerle silahlı rekabetin yerini ticari işbirlikleri almış, almaya da devam ediyor. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik kitabındaki örnekten yola çıkarak, Türkiye’yi teoride olduğu kadar pratikte de son derece güvenli şekilde kendi yatağında akmakta olan bir nehre benzetebiliriz.

Üstelik artık dış müdahalelerle yön değiştiren bir nehir değil, kendi iradesiyle yönünü tayin edebilen, çevredeki nehirlerin yönünü ve debisini dahi etkileyebilecek potansiyelde bir Türkiye var.

1990’lı yılların başında ABD için de manzara bugünkünden çok farklıydı. O yıllarda dünyanın tartışmasız hâkimi olan, ekonomisi güçlü, bilimde, sanatta, siyasette tartışmasız lider olan bir ABD vardı.

Aradan geçen yıllar ABD’yi de değiştirdi tabii. Artık tarihinin en büyük ekonomik kriziyle karşı karşıya kalan, ekonomi, bilim, sanat, sağlık ve siyasetteki üstünlüğünü Avrupa, Çin ve Rusya’ya kaptırmaktan korkan bir ABD var.

Brezilya, Hindistan ve Türkiye gibi yükselen güçler karşısında yapacağı hamleleri hesaplamaya çalışan, 28 ülkedeki 350 bin kişilik askeri gücünü beslemek için Arap sermayesine bağımlılık oranı zirveye çıkmış bir ülkeden söz ediyoruz artık.

2010 yılının ABD’si “dünyanın nasıl yönetileceği” sorusundan çok, son 3 yılda işsiz kalan 5 milyon kişiyi yeniden nasıl istihdam edebileceği sorusuna kafa yoruyor. O yıllarda içte herhangi bir sorunla karşı karşıya olmayan ABD bugün İslamofobinin hızla yükseldiği, siyah-beyazların arasındaki gerilimin de yeniden arttığı bir ülke artık.

Bir yandan Amerikan karşıtlığından nemalanmaya çalışıp, bir yandan da ABD’de edilen her söze gereğinden fazla önem vererek o sözün 1980’lerde olduğu gibi Ankara’da fırtınalar estirmesinden medet umanları, ajandalarındaki yıl hanesine bu kez farklı bir gözle bakıp yeniden düşünmeye davet ediyorum.

Özcan Tikit otikit@htgazete.com.tr

ABD, Irak Afganistan ve Pakistan'a Dört Kıvılcımın Düştüğü Gün

ABD 2003’te işgal ettiği Irak’tan 90 bin askerini çekti. Gerideki 50 bin askeri şafak sayıyor, 300 güne ailelerine kavuşacaklar.

2001’de işgal edilen Afganistan’daki askerler de benzeri bir hazırlık içinde. Lakin işgallere anlam verilemediği gibi bugün de ABD’nin sessiz sedasız, zaferin “z”sini bile ilan edemeden geri çekilmesine bir mana bulunamıyor.

Herkes hemfikir; ne Irak ne de Afganistan’ın hali işgal öncesinden daha parlak değil. Irak en iyi ihtimalle az kanlı bir şekilde Sünni, Şii ve Kürt devletleri olmak üzere 3’e bölünecek. En kötü ihtimalle de herkesin birbirini boğazladığı, çevresini de istikrarsızlaştıran bir devlete dönüşecek.

Afganistan için öngörülen en iyi senaryo da farklı değil. Ya Kabil yolsuzluklara bulaşmış sözde Batı dostu Karzai’ye, ülkenin geri kalanı da Taliban’ın vicdanına teslim edilecek... Ya da Taliban, ABD’nin çekilmesiyle tüm ülkeyi ele geçirerek eski işbirlikçileri tek tek yakalayıp kılıçtan geçirecek.

Falcısının da, stratejistinin de Irak ve Afganistan için çizdikleri gelecek tabloları üç aşağı beş yukarı böyle.

Dikkatinizi çektiyse, neredeyse sütun bitecek ama daha ABD’nin geri çekilme nedeni sayılabilecek tek bir gerekçe bile sunamadım.

Saçma sapan komplo teorilerine girmeden aradığımız cevabın ABD’nin dışında olmadığını göstermeye çalıştım.

Sorumuzun asıl cevabıysa ABD’nin içindeki yangında, ABD’nin kendisiyle girdiği savaşta gizli. Öyleyse ABD’yi içinden yakmaya başlayan, Afganistan ve Irak’taki gelişmelerden de kuvvet alan bu yangına bakmak gerekiyor.

Örneğin, bir araştırmaya göre Obama yıllardır Hıristiyan olduğunu söylemesine rağmen Amerikalıların beşte biri onun Müslüman olduğuna inanıyor, yani paranoyak olmuşlar.

New York’ta yapılması planlanan bir cami, ABD’yi ikiye bölmeye yetiyor. Protestolar düzenleniyor, kavgalar çıkıyor, nefret günlük siyasi dile giriyor ve en önemlisi ABD’de siyasi taraflar ilk kez birbirlerini vatan hainliğiyle suçlayacak kadar kutuplaşıyorlar. Bir taksi şoförü, New York’un göbeğinde taksisine binen bir psikopat tarafından sırf Müslüman olduğu için bıçaklanıyor. 300 bin ırkçı beyaz, Lincoln anıtında toplanıp, Müslümanlara ve siyahlara lanet okuyorlar.

Peki tüm bunların ABD’nin Irak’tan çekilmesiyle ne ilgisi var. Bunu anlamak için yönetmenliğini Özcan Tikit’in yaptığı “Dünya’nın Son 10 Yılı” isimli filmi başa saralım ve 11 Eylül 2001 tarihine gidelim.

11 Eylül 2001 sabahı İkiz Kuleler yıkılırken dünyaya dört kıvılcım düşüyor. Birincisi Afganistan’a, ikincisi Irak’a, üçüncüsü ABD’ye, sonuncusu da Avrupa’ya...

Akabinde ABD dışarıda düşman avına çıkınca Irak ve Afganistan’daki kıvılcımlar hemen yangına dönüşüyor,iki yılda iki devlet yıkılıyor, 1 milyonu aşkın “insan” ölüyor. Heba olan trilyonlarca dolar da cabası.

Neticede ne Irak ne de Afganistan’da aranan düşman bir türlü bulunamıyor. Hayal kırıklığı yaşanıyor. 11 Eylül sabahı oluşan ve o gün ABD’ye düşen kıvılcımın alevlenmesini engelleyen birlik ruhu dışarıdaki yangınların etkisiyle çözülmeye başlıyor.

Derken ABD’ye düşen kıvılcım yangına dönüşüyor. Ve dışarıda bulunamayan düşman içeride aranıyor.ABD kendi gölgesiyle savaşmaya başlıyor.

Dışarıdaki yangınlara odun taşıdıkça içindeki alevlerle başa çıkamayacağını bildiği için de şimdi Irak’tan ve Afganistan’dan çekiliyor.

11 Eylül 2001 sabahı düşen dördüncü kıvılcım Avrupa’da da ekonomik krizin etkisiyle yangına dönüşmüş durumda. Minare yasağı, Hitler reenkarnasyonu, Wilders ve Sarrazin gibi tiplere desteğin patlaması,Romanların Fransa’dan kovulmaları bu yangının alevlendiğinin işaretleri. İşin en hazin tarafı da Avrupalı liderlerin bu yangını göremeyecek kadar gaflet içinde olmaları.

Özcan Tikit

otikit@htgazete.com.tr

AVRUPA SİVİL TOPLUM DİYALOGU PROJESİ

EULOGO1

Cafebabel Istanbul blogunda yayınlanan çeviri yazıları Avrupa Birliği Genel Sekreterliği, Sivil Toplum Diyaloğu Proje Ofisi'nin çeviri projesi desteğiyle yayınlanmaktadır. Desteği veren kuruluşun içerikle ilgili sorumluluğu bulunmamaktadır.

Cafebabel Istanbul

CSD_EN1.JPG

The contents of the is publication are not the responsibility of the CSD Project and can in no way be taken to reflect the views of the European Union.

Interpretation and Translation Facility is funded by the European Union.

Cafebabel Istanbul

FARK YARATANLAR

Sabancı Vakfı'nın katkılarıyla hayata geçen 'Fark Yaratanlar'ın 1 Kasım'da yayınlanacak bölüm konuğu koşmayı sadece spor olarak görmeyen koşarken attığı her adımda toplumsal gelişime katkıda bulunan Itır Erhart'ın hikayesiyle geliyor. 'Yurttaş Katılımı' alanında katkı sağlayan Bilgi Üniversitesi Medya İletişim Sistemleri Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Itır Erhart attığı her adımda çeşitli alanlarda çalışan sivil toplum kuruluşlarına katkıda bulunuyor. Okuyamayan kızların eğitim masraflarını karşılıyor, omurilik felçlilerine akülü sandalye alıyor, gençlerin ve çocukların eğitimlerini destekliyor.

Sabancı Vakfı'nın katkılarıyla 'Fark Yaratanlar'ın beşinci bölümü 1 Kasım Pazar günü CNN TÜRK'te saat 18.30'da yayınlanacak. Cüneyt Özdemir'in hazırlayıp sunduğu programın konuğu toplumun gelişmesi için herkesin katılımını ve desteğini harekete geçirmek için koşan 2007 yılında kurulan Adım Adım Oluşumu Derneği'ni kurucularından Itır Erhart oldu.
2004 yılında ABD'nin Chicago şehrinde bir otobüs durağında gördüğü bir ilandan etkilenerek Lösemi Lenfoma Derneği'nin koşu takımına yazılan Erhart, o güne kadar 100 metre bile koşmamıştı. Yoğun antrenmanlardan sonra dernek yararına ilk maratonunu koştu ve çevresine attığı mesajlarla iki bin dolar yardım topladı. Erhart hayalinin bunu Türkiye'de başarmak olduğunu belirledi ve 2005 yılında Türkiye'ye dönerek kendisi gibi koşucular ile 2007 yılında "Adım Adım Oluşumu" Derneğini kurdular.
Fark Yaratan; Itır Erhart

Adım Adım'ın ana felsefesine göre "Toplulukların gelişiminde bireylerin sorumluluğu bulunmaktadır. Bireyin topluma yaptığı katkıların bütünü, toplumun genelinin refah seviyesinin artmasına yol açmaktadır". Türk Eğitim Gönüllüleri Vakfı, Toplum Gönüllüleri Vakfı ve Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği gibi önde gelen sivil toplum kuruluşları (STK) için kaynak geliştirmeye karar veren katılımcılar bir yandan bir maratona hazırlanırken diğer yandan toplumsal gelişmeye katkıda bulunuyorlar. "Adım Adım Oluşumu" (AAO) kısa zamanda çok insana ulaşmayı ve STK'lar için çok ciddi bir kaynak yaratmayı başardı. Bu güne kadar üç bin dört yüz kişi AAO yoluyla bağış yaptı ve en az 300.000 kişiye ulaşıldı. Desteklenecek STK'lar www.adimadim.org'da açıklanan belirli bir süreç ve kritere göre seçilmektedir.

Danimarka’nın alternatif Okulu Højskole’de güvenli seksin nasıl uygulandığını öğrenin

Yazan Valeria Zincone - Brenderup (Türkçe tercüme: CSD desteğiyle)

Sınava girmeden, kişiye özel serbest ders programı ve öğrenme hızı ile 'Højskole' okulu rekabetsiz (ve diplomasız) bir eğitim programı sunuyor ve her öğrencinin kendi yaratıcılığını özgür bir biçimde ifade etmesini ve toplum içinde yaşamasını sağlıyor.



Højskole’un kendisi için ne ifade ettiğini sorduğumda Brenderup Danimarka’da bulunan bu okullardan birinin müdürü olan Ole Dedenroth gülmeye başladı. Daha sonra bisikletinin sepetindeki kahve fincanını nazikçe dengeleyerek duvara parmakları ile ‘ilham almak’ diye yazdı. Bana dönerek şu sözleri ekledi: 'Ve ilham vermek'. 'Højskole’de öğrenmek istediğinizi öğrenirsiniz' Dedenroth'un görüşünce çoğu zaman eğitim yükümlülük ile eşanlamlı değildir. Tabi ki okul – doğru ve vazife olan – tüm her şeye açık olmalı ancak neden keyifli ve eğlenceli şeylere de bağlı olmasın? ‘Højskole’de,' Ole, 'ne öğrenmek istiyorsan onu öğreniyorsun’ diyor. Öğrencilerin beyinlerine büyük doğruları işlemeye çalışmıyoruz bunun yerine kendi sorularına cevap bulmak için uygun gereçleri kullanmalarına yardımcı oluyoruz.'

Programda Brenderup okul logosu Hayali bir ideal olmaktan çok öte. ‘Halk Lisesi’ fikri tamamen Danimarkalılara has bir buluş. 19. yüzyılda Papaz Nikolaj Frederik Severin Grundtvig tarafından kurulan enstitüler konuşma ve sosyal etkileşim aracılığı ile ‘öğretim’ ilkesi üzerinde faaliyet gösterir. Kariyer inşa etmek için herhangi bir diploma verilmemektedir fakat bu okullardaki öğrenciler, grup olarak gelişiyorken yeni becerilerle bütünleştirilmek için ‘hayatın’ içine atılırlar, daha olgun ve daha bağımsız hale geliyorlar, demokrasi ve eşitliğin değerlerini benimsiyor ve her geçen gün biraz daha yaratıcı olmaya çalışıyorlar. Öğrenciler birbirlerinden öğreniyorlar.

Continue reading ...

'Çizme'de bir yılın faturası

Cléo Schweyer, Paris – (Türkçe tercüme: CSD desteğiyle)

Bir yıllığına Sardinya’ya gitmek Fransız bir öğrenciye 3.000 Sterlinlik bir vergi fiyat etiketine mal oldu. Siz de isterseniz yurtdışında yaşayabilirsiniz ama bir şatla: Kendi ülkenizde vergi ödemeye devam edeyeceksiniz.

Yabancı ülkeler kılavuzunu baştan sona okuduğumdan emin (bir sayfasını gözden kaçırdığım apaçık ortada!) saçlarımı rüzgara bıraktım ve erkek arkadaşımla birlikte güzelim Sardinya’da güzel bir serüvene atlamak üzere yola koyuldum. Tüm saygın vatandaşlar gibi tüm devlet ve kamu kuruluşlarını kısa bir süre sonra ülkeden ayrılacağımıza ilişkin bilgilendirdik, mektuplarımızı postaladık, bu gibi durumlarda hak kazananlara üç aylık ödeme yapan iş ve işçi bulma kurumu ile durumumuzu karşılıklı görüştük. Bunun yanı sıra maaşlı çalışan ve 37 yaş altındaki insanlara Avrupadaki bir iş yerinde üç ay yerleştirmeli iş deneyimi edinmek için yardımda bulunmak için alınan ve geri ödemesi bulunmayan ‘Leonardo yardımını’ aldık. Vergi memurunun da önceden haber edilmesi üzerine gitmeye hazırdık. Orada bulunduğumuz süre boyunca herhangi bir problem ile karşı karşıya kalma olasılığını ortadan kaldırmak ve ilişkilerimizin kabul edilmişliğinden emin olmak için hukuki ortaklığa kadar gittik... Tüm bunları her şey için ne kadar hazırlıklı olduğumuzu göstermek için anlatıyorum!

Ahtapot ve su

Sardinya’ya geldiğimizde her ikimizin de mest olmuş ve buraya bayılmıştık, neredeyse sadece ahtapot ve suyla yaşadık. Karadaki iş piyasası özellikle benim gibi tek kelime İtalyanca bilmeyen ve yeni gelmiş göçmenler için hiç o kadar canlı ve dinamik değildi. Maalesef (aslında bu iyi bir şey) Avrupa’da sınır konsepti diye bir kavram yok; işsizlik maaşımı bir kenara istif ettim, mali durumumu kısıtladım ve Fransa’da kalan zavallı ülke insanlarım için serbest olarak çalıştım. Bir yılımı dışarıda geçirdim ve inanılmaz bir mola verdim; işte 2008 yılını ben hep bu şekilde anımsayacağım.

Continue reading ...

Peki Jean Sarkozy büyüyünce babası gibi olmak isterse ne olacak?

(Pedro Picón –Paris (Türkçe tercüme: CSD desteğiyle)

Avrupa kraliyet ailelerinden Televizyon dizisi Dallas’a kadar aile hikâyeleri ve bu hikâyelerin çeşnili konuları halkın her zaman ilgisini çekmiştir. Birçok tanınmış kişinin 'oğlu', karşılaştırma ve taraf tutmalardan kaçamadıkları için (zavallı Enrique Iglesias ) babalarının ününün kendi gerçek değerlerini gölgelediğinden şikâyetçidir. Ancak, diğer alanlarda, ailenin kim olduğunun önemi daha katlanılabilir gibi görünüyor. İşte politikadaki durumda tam bu şekildedir: Çoğu zaman bu meslek, adres defterinde olduğu gibi babanın kanından olduğundan oğla geçer.

'Buraya gel Jean-Jean, onun geldiği yerde bende daha çok var’: Fransız TV programı 'Groland' Jean Sarkozy’nin suratına tokat atılışını canlandıran bir aktörü stara dönüştürdü.

Bu genetik hassasiyetin son örneği, şaşırtıcı düzeyde erken gelişim sergileyen Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin oğlu Jean Sarkozy’dir. Fransa’da ironik olarak ‘Ufaklık’ olarak adlandırılan Junior, EPAD, Paris’in oldukça önem taşıyan ( ve Londra’daki bir Şehrin rakibi olmaya hazırlanan) La Défense ticaret bölgesinin sorumluluğunu taşıyan idari bir makamın başına geçmek istedi. Ve kendisi henüz 23 yaşında! Bundan başka, Bay Sarkozy’nin ikinci oğlu yenilikleri yakından takip eden (ve 1983 yılından başlayıp 2002 yılına kadar babasının belediye başkanlığını yaptığı) Neuilly-sur-Seine kasabasında daha şimdiden belediye meclis üyesi ve Hauts-de-Seine’de bölge müsteşarı. Jean evli ve eşinden çocuk bekliyor olabilir fakat henüz üniversiteyi bitirmedi ve hukuk bölümü ikinci sınıf öğrencisi. Genç zekası öğrencilik hayatına aynı şekilde yansımamış gibi görünüyor…

Continue reading ...

Bir AB ülkesine gitmeden önce ve gittikten sonra yapılması gerekenler

‘Ülkenizdeki yönetim genellikle çok komplikeyken yabancı bir ülkede Kafka karakterlerini yurtdışında bir gurbetçi gibi hissedebiliriz,” Genel ip uçlar Analiz: Aleksandra Strzelichowska – Varşova

( Türkçe çeviri: Avrupa Birliği Genel Sekreterliği, Sivil Toplum Diyaloğu Proje Ofisi desteğiyle yapılmıştır.)

Bu tavsiye ne kadar çok verilirse verilsin gideceğiniz ülke hakkında gitmeden mümkün olduğunca çok bilgi toplanmalıdır. Temel bilgiler arasında taksi, sağlık hizmetleri ve sosyal hizmetlerle ilgili bilgiler vardır. Yeni bir kültürle yapılacak toplantıya hazırlanırken hangi yerlerin görülmeye değer, ne yiyebileceğinizi ve ulusal tatillerin ne zaman olduğunu kontrol etmeyi unutmayın. Yeterli zamanınız varsa o ülkede konuşulan dili öğrenin. Temel bilgi sahibi olmanız bile günlük yaşamınızı daha kolay hale getirecektir. Tüm idari formaliteleri tespit ederken paha biçilemez bir avantaj olabilir.

İşiniz için araştırma yaparken etkin olun

Eures, “Avrupa iş hareketliliği portalı” ülkelerdeki iş pazarları ile ilgili pek çok bilgi içerir. İş tekliflerini kontrol edebilirsiniz, hesap oluşturabilir ve online olarak CV’nizi gönderebilirsiniz. Bu web sitesi sayesinde Almanya’da stajını tamamladıktan sonra Thomas kolaylıkla bir danışmanlık şirketinde iş buldu. İşi sevdi ve birkaç yıl Ulm’de kalmaya karar verdi. “Almanya’da birkaç ay geçirdikten sonra hangi şirketlerin benim gibi mezunlara ihtiyacı olduğunu öğrendim.” diyor 28 yaşındaki Fransız Thomas. Almancaya hakim olması da ona yardımcı oldu. AB ülkelerine iş arayan biri olarak o ülke vatandaşları ile aynı haklara sahip olduğunuzu unutmayın (Editör notu: Bu kısım AB üyeliği henüz gerçekleşmediği için Türkiyeliler için ne yazık ki henüz geçerli değil). Fakat yeni AB ülkelerinden bir tanesinden geliyorsanız iş izni ve 2012’de tamamen kaldırılacak olan birkaç meslek için kota kısıtlamaları gibi kısıtlamalar vardır.

Continue reading ...

Frankfurt kitap fuarında şeref konuğu olan Çin’de neler oluyor?

Çinli sanatçı ve muhalif Ai Weiwei anti-rejim protestosunda dövüldükten sonra hastanede yattı. Yazar Liao Yiwu’nun Çin’den ayrılması yasaklandı.

13 Ekim’deki açılış töreninde Çin Devlet Başkan yardımcısı Xi Jinping’in huzurunda Almanya Başbakan Angela Merkel “artık tabuların olamayacağını” söyledi. İtalyan, İsviçre, İspanyol ve Alman basını tepki gösterdi

Dünyanın en büyük kitap fuarı, Pekin’deki rejimi eleştiren iki yazarın Çin tarafından dışlanması nedeniyle eleştirilerin hedefi oldu.

Frankfurt kitap fuarının şeref konuğu olan Çin hala imaj sorunları ile mücadele ediyor, sol-liberal günlük gazetede şunlar yazıyor: “Kültürel bir olimpiyat. Bu Çin’in Frankfurt’ta şeref konuğu olarak rolünü nasıl gördüğünü açıklıyor. Uluslararası tanınma kazanma fırsatı, “yumuşak bir güç” olarak izlenim yaratma imkanı. Fakat fuar açılmadan önce polemikler zaten başlamıştı (boykot tehditleri dahil olmak üzere) bu da Çin’in hala bu amaca ulaşmaktan istenilenden daha uzak olduğunu gösteriyor.

Birkaç Tibetli Olimpiyat oyunları sırasında ülkenin imajını lekelediyse, Frankfurt’ta da aynı iş cezaevinden yeni tahliye edilen Bei Ling gibi yazarlar ya da Ai Weiwei gibi eleştirel sanatçılar tarafından yapılıyor. Uzlaşma hareketinde Bei Ling fuarın son günü konuşma yapacak. Böylece Çinli delegasyon protesto amaçlı fuardan ayrılmaya karar verirse en azından tekrar uçak bileti ayırmak zorunda kalmayacak' (Vanna Vannuccini)

'Pekin oyunlarının tekrarı gibi’ -La Vanguardia, İspanya

Çin edebiyatı ve daha fazlası bu Ekim, Çin (OctoberChinese) edebiyatında ön plandaydı. Liberal görüşelere sahip bir gazete Pekin’deki yaz olimpiyat oyunları ve bu yılki Frankfurt kitap fuarı arasında karşılaştırma yaptı. Çin’in toleranslı olmamasından çok fazla şey çıkarılmaması konusunda önemli uyarılarda bulundu..

Continue reading ...

Shlomo: Bir ‘Beatbox (ağız ile ritim ve müzik yapma) sanatçısı’

Röportaj: Catherine Neilan - Londra

http://medias.cafebabel.com/9763/thumb/355/-/shlomo-i-used-to-think-beatboxing-was-a-way-of-impressing-people-shlomo-human-beatboxer-london-bjork-orchestra.jpg

25 yaşındaki Simon Shlomo Kahn, sesi ile ilgili yeteneklerini toplumun geneline ve çocuklara telkin ediyor. İsrail, Irak ve Alman kökenli İngiliz beatbox sanatçısıyla, kendini beğenmiş önemli şahsiyetlerden, plak firmalarının batmasından ve Bjork ile çalışmaya her şeyi konuştuk..

Hampstead Heath, hip hop kültürünü en çok yansıtan yerlerden biri değildir, bu yüzden beatbox sanatçısı Shlomo ile buluştuğumuz yer ilk bakışta biraz acayip ve uyumsuz gibi geldi – fotoğrafçı bizi çevreleyen yeşil alanlardan ve ağaçlardan memnun değil gibi görünüyor kesinlikle. Shlo', yani, Simon Shlomo Kahn, aslında klasik olarak eğitim almış bir müzisyen olup insanları ‘etkilemek’ hoşuna gittiği için beatbox işinin içine giren biri. Kentsel bağına hiç aldırış etmiyor. ‘Şimdiye kadar muhtemelen öyle olduğumu düşünmüş olsanız da ben aslında hip hop değilim.’ Glastonbury, Latitude ve Womad’da sahneye çıktıktan sonra, bugün yapılacak olan ‘Sweden on Stage’ konseri, bile çok önemli bir etkinlik gibi görünmüyor pek; ama Shlo’nun gerçekten umurunda olan tek bir şey var, o da sanatını icra etmek.

Continue reading ...

Bebekleri leylekler mi getirir lahanalar mı doğurur?

Jane mery - Eurostat’a göre, 2008 yılında 5.4 milyon bebek doğdu. Litvanyalılar en çalışkan üreticilerken Almanlar çizelgenin en altında yer alıyor. İşte Avrupalıların annelik üzerine düşündükleri. Heybetli meşe ağaçları, küçücük meşe palamutlarından doğabilir; fakat kadınlar sadece küçük melekler doğurur. Minicik parmaklar, şeftali yanaklar, alınlarına düşen birkaç kıvırcık saç teli… yeni anne-babalar minik bebeklerini veya küçük lahanalarını (Fransızların deyimiyle, petit bout de choux) kucaklarına aldıklarında, dünyadaki en değerli hazine budur işte. Gerçekten inançlı olan İtalyanlar i bambini nascono sotto i cavoli (bebekler lahanaların altında doğar) deyişine inanarak bebeklerini bahçedeki lahanaların altından taze taze koparıyor. Teşekkürler Doğa Ana! Bahçıvanlıkla ilgili bu garip fikirler, küçük kızların dans les roses, güllerin arasında doğduğuna inanılan Fransa’da da yankı buldu. Leylek efsanesi de, kuşun anne olacak kişiyi tohumlamak için ısırdığı: von Storch gebissen söylenen Almanya da dahil olmak üzere pek çok Avrupa kültüründe bulunmakta. Fakat, gerçekten göründüğü kadar garip olan husus, uzun bacaklı göçmen efsanesinin kadınları ciddi bir şekilde aşağılıyor olmasıdır. Neticede, bütün işi onlar yapıyor, tohum gizlice ekildikten sonra, yavruyu taşıyıp doğurmak onların işi. Bu süreç, leyleğin takdir edildiği ilk aşamadan çok daha az sihirli gibi görünüyor.

Continue reading ...

Yanlış anlaşılan bir ülkek: Arnavutluk için tavsiyeler

İngiltere’nin yüzölçümünün yaklaşık dörtte biri büyüklüğünde olan bu Doğu Avrupa ülkesine giden yolcuların yaşayacağı en büyük zorluk, İngilizce konuşan bir rehber bulmaktır. Buna rağmen, 400 km.lik sahil şeridi, gölleri ve etkileyici köyleriyle Arnavutluk’un, otantiklik arayanlara sunacağı bir şeyler vardır. odak Agnès Mer , Julie Bathellier - Tirana 'Neden Arnavutluk?' Bu ülkeye geldiğimiz dokuz günden bu yana, kendimize sürekli bu soruyu soruyoruz. Arnavutların kendi bile yaz tatilini geçirmek için burayı seçmemize şaşırdı. Yine de, gururları okşanan Arnavutlar bizi hayretler içinde karşıladılar. Ev sahiplerimizle, arasına birkaç İtalyanca serpiştirilmiş bozuk bir İngilizce ile iletişim kurabiliyoruz. Arnavutluk’un en belirgin tek faktörü dış kontrolden kaçma isteğidir; insanların sürekli olarak hızlı bir tempoda yaşadığı büyük şehirlerin kargaşasından ve tutkusundan kaçmak. Burada, toplu taşıma aracını beklerken sabır göstermek bir erdemdir. Yeteneklerinizden eminmişsiniz gibi hissederken veya sadece sohbet ederken, yirmi dakika verilen birkaç tavsiyeyle tükenebilir. Sefer tarifesi nadir bulunan bir şey olduğu için ve resmi otobüs durakları olmadığı için, sabır belki de Arnavutluk yollarında aklınızda tutmanız gereken en uygun kelimedir. Yine de, her sabah, varacağınız yere otobüsle, minibüsle, taksiyle veya otostop çekerek sağ salim varmanızın ne kadar zamanınız alacağını merak ederken buluyorsunuz kendinizi. Bagajda otostop Bir minibüsün içine tıkışmış veya bir otobüsün arkasında sıkışıp kalmış bir halde ülkenin güneyinin sarp yollarını keşfe çıkıyoruz. Ne kadar küçük olsa da mutlaka bir petrol istasyonuna sahip olmakla övünen köylerin arasında geziniyoruz; eğer ülkede yaz aylarında susuzluk baş gösterirse, bir ‘Lavazho’ya (arabanızı yıkayan beş ya da altı genç adam – ed.) güvenmeyin sakın. Demir yolu ağının tüm niyet ve amaçlara rağmen var olmadığı bir ülkede, arabaların rolü oldukça ağır basıyor (özellikle, araba, bir Mercedes 240D ise). Ayrıca, otobüsler her yere gitmiyor; sonuç olarak, otostop çekmek özellikle yakın mesafelerde yararlı (ucuz olduğunu söylemeye gerek bile yok) bir seçenek haline geliyor; sürücüler anında duracaklar ve özellikle sizin için bagajlarının içeriğini tekrar düzenlemek için ikinci bir kere düşünmeyeceklerdir!

Continue reading ...

Kim Ki O neden AB'yi sallamasın!

Türk müzik grubu, Kim Ki O neden Avrupa’da bir fırtına koparamasın ki? Popun İsveçli seçkinleri onları çok seviyor; fakat AB bürokrasisi Ekin Sanaç ve Berna Göl’ün Avrupa’da fırtınalar koparmasını engelliyor. İstanbul’da, müzik, doğu ile batı arasındaki değişken bir köprü anlamına geliyor. Özel bir makalenin birinci bölümü. Makale Clara Bergström - Istanbul

İstanbul, dünyada iki kıtada birden toprağı bulunan tek şehirdir. Seyahat rehberleri, metropolü yüzlerce yıllık camilerin modern gece kulüpleriyle dip dibe olduğu zıtlıklar şehri olarak tanımlar. Burada, İstanbul’da en muhafazakar kişiyle en liberal kişi aynı tramvayda yan yana giderler. Bir bakıma, kitaplar haklı; Boğaziçi, olabildiğince kesin bir şekilde batı ile doğuyu birbirinden ayırmaktadır. Fakat, su engel teşkil etmiyor; binlerce insan her gün boğazın dalgaları üzerinden işten eve evden işe gidip geliyor. Asya’dan Avrupa’ya, Kadıköy ile Karaköy arasında seyahat etmek 1.30 TL, yani yaklaşık olarak 60 cents (37p) tutuyor. Avrupa’nın geri kalanına doğru uzanan diğer taraftaki sınırı geçmek ise daha zor. Sınır politikası ‘Fransız sahnesini de mi kaçıracağız?!’ Kapıyı açtığında Ekin Sanaç’ın yüzünde endişeli bir ifade var. Berna Göl’ün iç çekişi, salonun mermer duvarlarından yankılanarak geri geliyor kulağa. Asya yakasında bulunup sessiz bir mahalle olan Göztepe’deyiz. Günlerden Perşembe, saat öğleden sonrayı bulmuş, Ekin ve Berna Perşembe günkü konserden önceki son prova için kızıl kahverengi tonlarında boyanmış bir oturma odasında buluşuyorlar ki bu aynı zamanda Jens Lekman ile birlikte çıkacakları Avrupa turnesi öncesi son kostüm provası anlamına geliyor. Karşılıklı iç çekişler konser organizatöründen gelen bir e-posta ile ilgili. Tur için gerekli olan vize işlemleri ile ilgili bazı karışıklıklar var. Yine. Madem ki Fransa’ya girmenin bir yolunu buldular, sahneye çıkmak birden yasadışı oluveriyor. Sahneye çıkmak iş kapsamına giriyor, ama vizeye göre onlar turist. Zaten, daha önce de, İsviçre’deki performanslarını iptal etmek zorunda bırakılmışlardı. ‘Para kazanmamıza bile gerek yok aslında, bunu söyleyemez miyiz onlara?’ diye bağırıyor Berna, bir de sigara yakıyor yemek masasında. Sanki ikna etmesi gereken kişi Ekin’miş gibi görünüyor, ama bürokrasinin bundan daha karmaşık olduğunu ve uzun sürdüğünü biliyor.

Continue reading ...

BENİM İÇİN TÜRK EĞİTİM-SEN BİTMİŞTİR

Tarih: 17 Şubat 2009

Yer: Konya

Olay: Dünya tarihine kara leke olarak geçen bir ‘yaratığın’ Adolf Hitler için helva dağıtıldı.

Maktül: İnsanlık

Şüpheliler: Türk Eğitim-Sen Kayseri 2 No'lu Şube Başkanı Ali İhsan Öztürk ve bazı sendika üyeleri

Olay: Kayseri'de Türk Eğitim-Sen üyeleri, İsrail Kara Kuvvetleri Komutanı Tümgeneral Avi Mizrahi'nin Türkiye'ye yönelik sözlerine tepki olarak, Hitler'in ruhu için helva dağıttı.

Türk Eğitim-Sen Kayseri 2 No'lu Şube Başkanı Ali İhsan Öztürk ve bazı sendika üyeleri, Cumhuriyet Meydanı'nda biraraya gelerek, İsrail Kara Kuvvetleri Komutanı Tümgeneral Avi Mizrahi'nin Türkiye'ye yönelik açıklamalarına güya tepki göstermiş. Ne mi yapmış bu kendini bilmez insanlıktan anlamazlar, gelin kendi ağzından dinleyin benim için Eğitim-Sen’i bitiren çetenin ele başının ettiği haltı açıklayışını, aynen aktarıyorum ‘’Hitler'i rüyamda gördüm. Bana, 'siz beni Yahudilerin gözüyle tanıdınız. Ancak bugün Amerikalılar'ın Irak'a yaptığı saldırılar, Doğu Türkistan'daki Türklere saldırılar var. Yahudiler Filistin'de soykırım yapıyor. Bunların yaptığı benimkilerden az değil'’ dedi. Hitler, bize hakkını helal etmedi. Ben de bunun üzerine meydanda helva dağıtıyorum.'' diyor... hem de utanmadan.

Ne alakası var soykırımla Gazze’nin , nedir bu gaflet Allah aşkına, Muhammed ve İsa aşkına…. Sayın Başbakan ve muhalefet neden suskun bu olay karşısında, İsrail’in Gazze saldırısını ‘haklı’ protestonun Hitler’in insanlık suçuna ortak olmaya varmasına nasıl müsade ediliyor. Batman’da 7 yaşındaki çocuğu tekme tokat döven polis, bu ‘kendini bilmez’ eylem karşısında neden sessiz kalıyor. Geç kalmadan başbakanından, muhalefetine ve polise herkes göreve lütfen, yoksa bu işin sonu hiç iyi görünmüyor. Hiç düşündünüz mü bu olay girmeye çalıştığımız Avrupa Birliği’nin herhangi bir kentinde yapılsa, yansımaları nasıl olurdu?, Herkes şapkasını önüne koysun ve bir kez daha düşünsün, bin düşünsün bir konuşsun bence, yoksa ‘haklıyken haksız olmanın kitabını yazan bir Türkiye’ olarak tarihe geçeceğiz.

Özcan Tikit

AVRUPA KOLEJİ SİZİ BEKLİYOR

ab yolunda turkiye1

AVRUPA Birliği müktesebatına hakim ve geleceğin Avrupası'nı yönetecek isimler yetiştirmeyi hedef seçen Avrupa Koleji tanıtım için Türkiye'de!... College of Europe, 1949’dan bu yana Avrupa bütünleşmesi ile ilgili olarak aşağıdaki konularda lisansüstü eğitim vermektedir:

- Avrupa Hukuku

- Avrupa Ekonomisi

- Avrupa Ekonomik Bütünleşmesi ve İşletme Çalışmaları

- Avrupa Genel Ekonomi Çalışmaları



- Avrupa Siyaseti ve Yönetimi

- Avrupa Disiplinlerarası Çalışmaları

- Avrupa’nın Uluslararası ve Diplomatik İlişkileri

Bugüne kadar, College of Europe’un binlerce mezunu, AB organları ile hükümetler, Sivil Toplum Kuruluşları ve özel şirketlerin dış ilişkiler bölümlerinde görev aldı. Avrupa bütünleşmesinin çeşitli alanlarında üniversite sonrası ilk eğitim kurumu olan College of Europe’un İletişim ve Yabancı Diller Direktörü Bayan Angela O’Neill, 22 Ocak 2009 Perşembe günü saat 16:00’da Yıldız Teknik Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi, Alpay Aşkın Salonunda Kolej’i tanıtacak ve eğitim faaliyetleri ile ilgili bilgi verecek. Toplantı sonunda ayrıca eğitim kurumlarının Avrupa bütünleşmesine etkileri konusu da tartışılacaktır. Türkiye Avrupa Vakfı, AB’ye tam üyeliğimiz perspektifi çerçevesinde AB ile ilgili konularda her düzeyde eğitimin büyük önem taşıdığına inanmaktadır. College of Europe’da eğitim görecek Türk öğrencilerin seçimi Kolej ile birlikte Türkiye Avrupa Vakfı tarafından yapılmaktadır.

Bilgi ve İletişim:

Dr. Zeynep K. Öztürk Tel: 0 532 527 74 29 e-posta: zey_ozturk@hotmail.com

Sencer Ünsal Tel: 0 212 244 51 34 e-posta: info@turkiyeavrupavakfi.org

GSM: 0 539 938 30 20 Faks: 0 212 244 51 36

Not: Toplantı herkesin katılımına açık olup, katılacak kimselerin yukarıda verilen irtibat numara ve adreslerine isimlerini bildirmeleri rica olunur.

Istanbul Valiliği: Yabancıdan Öğrenci Olmaz

ERASMUS2

Türkiye’deki üniversite öğrencileri değişim programları sayesinde belli dönem için ya da sürekli olarak eğitimlerine yurt dışındaki üniversitelerde devam edebiliyor. Üniversite öğrencilerine “uluslararası hareketlilik” imkânı sunan bu yüksek öğretim programlarından biri de Erasmus. Avrupa üniversiteleri arasında işbirliğini teşvik etmeyi amaçlayan bu programdan her yıl binlerce öğrenci yararlanıyor. Örneğin sadece Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nden 370 öğrenci 2004-2007 yılları arasında Erasmus üyesi Avrupa üniversitelerinde eğitim gördü.

İstanbul’daki tüm üniversiteler Erasmus programıyla öğrenci kabul ediyor. Ve bu üniversitelerde okuyan yabancı öğrenciler, denklik anlaşması gereği Türk vatandaşı öğrencilerin tüm haklarına sahip. Ancak geçtiğimiz aylarda İstanbul Bilgi Üniversitesi ile İstanbul Valiliği arasında gerçekleşen bir yazışma, uluslararası niteliğe sahip bu işbirliği anlaşmasının Türkiye’nin tüm kurumları tarafından geçerli sayılmadığını ortaya koydu.

Eski Müze’ye yeni Kart

Eğitim kurumları arasında işbirliğini amaçlayan Erasmus’un öğrenciler için sunduğu tek imkân üniversite eğitimiyle sınırlı değil. Üniversiteler çoğu kez, misafir öğrencilerin bulundukların ülkenin kültürünü tanıyabilmesi, deneyimlerinin sadece okulla sınırlı kalmaması için bir takım etkinlikler düzenliyor.

İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü ve Erasmus Klübü bu nedenle, üniversitede öğrenim gören 72 yabancı öğrenci için İstanbul’daki müze ve tarihi mekânları kapsayan bir gezi düzenlemek istedi. Bu geziye üniversitenin Türk vatandaşı öğrencileri de katılabiliyordu. Ancak Türk öğrenciler, Kültür Ve Turizm Bakanlığı’nın geçtiğimiz yıl uygulamaya başladığı ve bakanlığa bağlı Türkiye’deki tüm müze ve ören yerlerine giriş sağlayan Müze Kart’ı 10 TL’ye satın alabilirken kendileriyle aynı haklara sahip olması gereken yabancı öğrenciler her müze için 20 TL giriş ödemek durumundaydı.

Bilgi Üniversitesi rektörlüğü, Türk vatandaşı öğrencilerle yabancı öğrencilere uygulanan fiyat arasındaki bu uçurumu giderebilmek için 14 Ekim 2008’de İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’ne yazılı başvuruda bulundu. Erasmus’un Avrupa Birliği Eğitim ve Gençlik Programlari kapsamında yer aldığını belirten rektörlük, yabancı öğrencilerin müze ve ören yerlerine ücretsiz girebilmesini ya da Müze Kart satın alabilme olanağı sağlanması talep etti.

İstanbul Valiliği bu talebi 17 Ekim tarihli yazısında şöyle cevapladı:

“Müze Kart’ın, müze ve ören yerlerine girişlerde uygulanacak usul ve esaslarına dahil 4. Madde’ye göre bu karttan sadece Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları faydalanabilir. 5. Madde’ye göre Müze Kart’ın fiyatı 20 TL’dir. Belirtilen tarife öğretmenler ile öğrenciler için yüzde 50 indirimli uygulanır.”

Continue reading ...

İşte basının Gücü! Hürriyet'in Gazi Tokadı İşe Yaradı

fransa1.jpg

Bundan 8 ay önce son 2 kurtuluş savaşı gazimizden bir olan Yakup Satar'ı kaybettik,

Eskişehirli gazi Yakup satar için düzenlenen cenaze törenine göstermelik bir iki devlet yetkilisi katıldı

Bu cenaze törenini 30 saniyelik bir habercik olarak televizyondan izledik,

Cenaze törenini izlerken aklıma Fransa’da 3 ay önce düzenlenen cenaze töreni geldi

Fransa savaşı gazisini Cumhurbaşkanı, bakanlar ve komutanlar tam tekmil katıldığı törenle uğurlamıştı

Benim aklıma gelen Hürriyet gazetesinin sonraki gün manşeti oldu

Hürriyet Fransa’daki vefayı gösterdi bizim yürek burkan vefasızlığımızı ayıpladı

Ve işte basının gücü….

sekip

Hürriyet’in Fransa tokadı işe yaradı

Geçtiğimiz günlerde son Kurtluş Savaşı gazimiz Mustafa Şekip Birgöl’ü kaybettik

Son gazi için TBMM önünde cenaze töreni düzenlendi

Cenazeye hükümet, muhalefet ve TSK yönetimi tam kadro katıldı,

Meclisten neden kovulmuyorlar denen DTP’liler de ordaydı

Gaziye hak ettiği değer hiç olmaz son yolculuğunda verildi

Kimin sayesinde?

İşte bunun için diyorum ki basın görevini yapınca

Kimse görevinden kaçamaz…

- page 1 of 3