Gerçekten de Almanya’daki Türkler’e uzun süre misafir gözüyle bakıldı ve zaten birçoğu da ileride birgün Türkiye’ye dönecek misafir olarak gördü kendini. Türk ve Almanlar’ın kendilerini “biz –onlar” olarak gördüğü tartışmalar artık geride kaldı. Hassas davranarak Solingen ve Mölln olaylarını anımsatmaktan uzak dursa da Erdoğan’ın bu konuşması biranda Almanya’yı 1980 ve 1990’ların başındaki tartışmalara geri götürdü. Himayeci ve hor gören bu tür açıklamalar insanların birbirini daha iyi anlaması ve ilişkilerin iyileştirilmesi için çalışan binlerce Türk ve Alman’ın çabasına zarar veriyor. Hayatını Almanya’da inşa eden ve başarılı bir kariyere ulaşan çok sayıda Türk bulunuyor. İtiraf etmek gerekirse bu göçmen topluluğunu fark etmek Almanya için uzun, karışık ve zor bir süreç oldu. Fakat aradan geçen yıllarda Almanya entegrasyonu sağlama yolunda önemli bir mesafe kat etti. Irkçılığın sorunlarına çözüm olacağını düşenecek kadar beyinsiz olan insanlar da ne yazık ki hala var. Bu zihniyetteki insanların her toplumda bulduğunu inkar etmek hata olur. Buna karşılık nereli olursa olsun, zayıf ruha sahip insanları, ırkları nedeniyle birbirine karşı kışkırtacak yönde hareket etmek hata değil midir?

Hangi ülke daha iyi anavatan Türkiye mi, Almanya mı? Bu tartışma bazı noktalarda pinpon oyununa dönüştü. Berlin’de Humboldt Üniversitesi’nde okuyan Deniz “Eğer ikinci dili öğrenmeden ana dilin öğrenilmesi gerçekten bu kadar önemliyse, Erdoğan neden Türkiye’de Kürtçe dilinde eğitim veren okulların açılmasına izin vermiyor” diyor.Yangında 9 ferdini kaybeden ailenin mensubu olduğu Alman Alevi toplumu da Erdoğan’ın sözleri karşısında savunmaya geçme gereği gördü. Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu Genel Sekreteri Ali Ertan Toprak yaptığı açıklamada Erdoğan’ın açıklamalarını “yüzsüzce” “insafsızca” olarak bulduğunu söyledi. Toprak “Erdoğan buraya büyük demokratı oynamaya geliyor, fakat nedense bunu kendi evinde yapmıyor” diyor. Aleviler Müslüman olmalarına rağmen İslam’ı liberal yorumlamaları nedeniyle Türkiye tarafından Müslüman azınlık olarak tanınmıyorlar. Almanya’da yaşayan Alevi nüfusu ise 700 bin civarında. Türkiye’nin doğusunda benzeri bir trajedi yaşansaydı, 9 Alevi bir yangında ölse benzeri bir uluslararası tartışma yaşanacak mıydı. Böyle bir olay yaşanmış olsa, hemen ilk günden benzeri suçlamalar yapılarak, çok sayıda Türk Alevinin yaşamını yitirdiği 1978 Maraş ve 1993 Sivas Katliamları hatırlatılacak mıydı acaba. Bu bir tek olayla ilgili görüşlerimizin, eski korkularımızdan ve önyargılarımızdan nasıl da etkilendiğini ve bazen de bizi düşüncesizce bir sabırsızlık içine soktuğunu, günah keçileri üretmemize yol açtığını gösteriyor. Biz henüz Ludwigshafen yangınını konuşurken ve teknik bir arızanın buna neden olduğunu umut ederken, Gelsenkirchen, Pirmasens, Albingen, Marburg ve Avusturya Viyana’dan yeni yangın haberleri geldi. Türkiye’de gazeteler yanan evler Türklere ait olmasa da her yangın haberini birnci sayfadan vermeye devam ettiler. Şüphesiz ki; Ludwigshafen hakkındaki hararetli tartışmalar, öfke dolu sorumsuz suçlamalar kundaklama sonucu çıkan bu yangınları tetiklemede de etkili oldu.

Almanlar bu şok edici yangından sonra 2 ders çıkardı: Birincisi Alman politikacılar son dönemdeki çabalarına rağmen Almanya’da yaşayan Türklere toplumun benimsenmiş bir parçası oldukları mesajını henüz verememiş. İkinci ders ise, devlet demek ki artan neo nazi sempatisine karşı yeterli hassasiyeti göstermemiş. Ludwigshafen’de pencereden atılan bebeğin hayatını bir Alman polis kurtardı, birkaç gün sonra evi alevler içinde kalan yaşlı Almanı ise bir Türk kurtardı. Bu iki olay, öfkeli genelleme ve suçlamalara başvurmak yanılgısına düşmekten kurtulmamız için umut olduğunu gösteriyor.



(Çeviren: Özcan TİKİT)