Memleketinde Yabancı Olmak
By Ozi on Tuesday, April 29 2008, 18:17 - Permalink
Von MÜJGAN
Ailecek memleketimiz Türkiye’ye dönmeye karar verdiğimizde ben henüz 14 yaşındaydım. Türkiye’ye dönmek benim için “memlekete dönmek” anlamına gelmiyordu. Memlekete dönmenin gerçek anlamı benim için Almanya’ya dönmekti. Neyse sonuçta kendimi biranda sadece birkaç tatil gezisinden tanıdığım yabancı bir memlekette buldum. Dilini çok zor konuştuğum ve insanları bana tamamen sıradışı gelen bir memleketteydim.

Yaşım gereği kendi kararlarımı kendim verecek hakka sahip değildim. Istanbul yakınında insanların bana yabancı gözüyle bakıp “Almancı” dediği küçük bir şehre taşındık. Almanya’da Türk-Yabancı burada ise Almancıydım. İnsanlar “benim farklılığımı” doğru bir şekilde algılayamadılar, oysaki Almanya’da etnik kökenim her zaman gözle görebilir bir farktı.
Türkiye’de en sık rastladığım şey şaşkın ve dik bakışlar oldu. Şaşkın bakışlar kimi zaman haksız da değildi, bazı zamanlarda insanlar yeni öğrendiğim bozuk Türkçemi anlayabilmek için çaba sarfediyorlardı ve bunun sonucunda da ben kendimi sirkte şebeklik yapan bir maymun gibi hissediyordum. Türkçe konuşurken hata yaptığım zamanlarda bana kahkahalarla gülüyorlar ve ne demek istediğime önem verip anlamaya çalışmıyorlardı.
Benim bulunduğumdan sınıftan 2 sınıf aşağıya alınmam da bunun sonucuydu. Dil alanındaki eksiklik bilgi eksikliğinin göstergesiymiş gibi değerlendirildi!
Yeni okulumdaki ilk günü çok iyi hatırlıyorum. İlk dersimiz sosyal çalışmalar. Sınıf arkadaşlarım bir sınava alınıp soruları cevaplarken, bana “Sen şanslısın boş bir saraya otur, senin sınava girmene gerek yok”dendi. Herşey bana çok yeni geldiği için sessizce biraz da korkarak sıraya oturdum ve beklemeye başladı. Yan sırada oturan arkadaşıma doğru kafamı çevirmemle öğretmenimden tokat yemem bir oldu. Bana neden tokat attığını, neden biranda sinirlendiğini ve daha da ötesi ne dediğini de tam olarak anlamıyordum. Sanırım benim yan taraftaki arkadaşıma bir kopye notu verdiğimi düşünmüştü, Türkçeyi bile güçlükle konuşurken bir komplonun tam ortasına düşmüştüm. Kırık dökük Türkçemle dersin neyle ilgili olduğunu ve Türkçe yazı yazmayı bile bilmezken kopye notu yazayamacağımı anlatmaya çalıştım. Beni dinlemeyen öğretmen yüzüme bir tokat daha atmakta da hiçbir sakınca görmedi. Mahcup bir şekilde tekrar yerime oturduğumda yediğim tokatların etkisiyle yanaklarımın hiç olmadığı kadar kırmızılaştığını hissedebiliyordum.
Kolay alışamadığım başka bir kural ise derste konuşurken ayakta durmam gerektiği oldu. Oturursam öğretmen beni göremeyeceği için mi? ya da, Ayakta durmam benim vücut sağlığım için mi gerekliydi?, gibisinden soruları sormak tabi ki imkansızdı. Yüzünüze tokat atılmasının ne kadar olağan olduğuna da hep şaşırdım durdum ve buna alışmakta güçlük çektiğimi de itiraf etmeliyim.
Bu olayların üzerinden yaklaşık 25 yıl geçti, dile kolay çeyrek asır yani. Her nasıl oluyorsa saygımda hala biraz Almanlık hissediyorum. Türkçeyi öğrenmek için büyük bir çaba sarf ettim ve şimdi birçok insan Türkçe’de aksanla konuşmama şaşırıyor. İnsanlara “yüzde 40 Almanım” dediğimde ise hemen anne ve babamın ne olduğunu soruyorlar. Anne ve babamın Türk olmasına rağmen neden yüzde 40 Alman hissettiğimi insanlara anlatmaktan da vazgeçtim. Sadece büyükbabamın Alman olduğunu söylüyor ve işin kolayına kaçmayı tercih ediyorum.
Belki de en emin olduğum nokta; kendimi her iki memlekete de tam olarak ait hissetmediğim. Daha çok ikisinin ortasında bir yerdeyim, iki dünya arasında bir melez gibiyim yani. Yüzde 60’ım Türk olmasına rağmen nasıl oluyorsa Türkiye’de de kendimi yabancı hissediyorum. Bu benim için olumlu bir husus aynı zamanda, çünkü bu sayede dışardan belli mesafeden hem de bir yabancı gözüyle bu ülkeye bakabiliyorum. Bu yabancılık yazarken de bana oldukça yardımcı oluyor. Başka türlü olsa bu yazıyı nasıl yazabilirdim ki?

Comments