ABD ile Türkiye ilişkilerinde hassas bir dönemden geçildiği aşikâr.

Edindiğim izlenimler, ABD Başkanı Barack Obama’nın Türkiye’ye atamak istediği Francis Ricciardone’den Kongre’deki seçim havası nedeniyle vazgeçmek zorunda kaldığını gösteriyor.

Bu kararın kesinleştiği söyleniyor. Bir-iki hafta içinde açıklanacak nasıl olsa ama ben yine de bir gazeteci olarak üzerime düşeni yapıp şimdiden söylemiş olayım.

Muhtemelen ABD, bir müddet Ankara’da maslahatgüzar düzeyinde temsil edilecek.

Kongre’de önümüzdeki dönemde Türkiye karşıtı sesler belli ki biraz daha gür çıkacak. Ermeni lobisinin ilişkileri sabote etme girişimlerinin artması ise kaçınılmaz.

Peki tüm bunlar Türkiye için korkulması gereken bir senaryo olarak değerlendirilmeli mi?

Bu noktada gelişmeleri tarihin ruhuna uygun şekilde değerlendirmekte ve Türkiye cephesinde atılan adımları doğru analiz etmekte büyük fayda var.

Böyle bir gelişme 1980’li, 1990’lı yıllarda olsa Türkiye’nin korkması gerektiğini söyleyebilirdik.

Lakin bugün ne ABD eski ABD, ne Avrupa eski Avrupa, ne de Türkiye eski Türkiye. Türkiye’nin çevresindeki ülkeler için de bambaşka bir manzara söz konusu.

Türkiye’nin ABD’de atılan her adımdan korkması gerektiğini söylemenin gafletten öte bir açıklaması yok.

O yıllarda Yunanistan ve Suriye ile her an savaşa girebilecek, Rusya’dan tutun da Bulgaristan’a ve İran’a kadar neredeyse tüm komşularıyla sorunlu ilişkilere sahip bir Türkiye vardı.

Bugünkü manzaraya baktığımızda eski günlere dönmesi imkânsız bir Türkiye görüyoruz. Suriye, Rusya, İran, Yunanistan ve Bulgaristan ile ticaret üzerine temellendirilmiş dostane ilişkiler kurmuş bir Türkiye var artık. Dış tehdit algısı belki de Türkiye tarihinde hiç olmadığı kadar minimize edilmiş.

Komşu ülkelerle silahlı rekabetin yerini ticari işbirlikleri almış, almaya da devam ediyor. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik kitabındaki örnekten yola çıkarak, Türkiye’yi teoride olduğu kadar pratikte de son derece güvenli şekilde kendi yatağında akmakta olan bir nehre benzetebiliriz.

Üstelik artık dış müdahalelerle yön değiştiren bir nehir değil, kendi iradesiyle yönünü tayin edebilen, çevredeki nehirlerin yönünü ve debisini dahi etkileyebilecek potansiyelde bir Türkiye var.

1990’lı yılların başında ABD için de manzara bugünkünden çok farklıydı. O yıllarda dünyanın tartışmasız hâkimi olan, ekonomisi güçlü, bilimde, sanatta, siyasette tartışmasız lider olan bir ABD vardı.

Aradan geçen yıllar ABD’yi de değiştirdi tabii. Artık tarihinin en büyük ekonomik kriziyle karşı karşıya kalan, ekonomi, bilim, sanat, sağlık ve siyasetteki üstünlüğünü Avrupa, Çin ve Rusya’ya kaptırmaktan korkan bir ABD var.

Brezilya, Hindistan ve Türkiye gibi yükselen güçler karşısında yapacağı hamleleri hesaplamaya çalışan, 28 ülkedeki 350 bin kişilik askeri gücünü beslemek için Arap sermayesine bağımlılık oranı zirveye çıkmış bir ülkeden söz ediyoruz artık.

2010 yılının ABD’si “dünyanın nasıl yönetileceği” sorusundan çok, son 3 yılda işsiz kalan 5 milyon kişiyi yeniden nasıl istihdam edebileceği sorusuna kafa yoruyor. O yıllarda içte herhangi bir sorunla karşı karşıya olmayan ABD bugün İslamofobinin hızla yükseldiği, siyah-beyazların arasındaki gerilimin de yeniden arttığı bir ülke artık.

Bir yandan Amerikan karşıtlığından nemalanmaya çalışıp, bir yandan da ABD’de edilen her söze gereğinden fazla önem vererek o sözün 1980’lerde olduğu gibi Ankara’da fırtınalar estirmesinden medet umanları, ajandalarındaki yıl hanesine bu kez farklı bir gözle bakıp yeniden düşünmeye davet ediyorum.

Özcan Tikit otikit@htgazete.com.tr